|
aladağlar emler ( engin tepe) yaz tırmanışı (17-18haziran 2006) - DAG |
Kulübümüz bünyesinde17-18 Haziran 2006 tarihlerinde gerçekleştirilen Niğde Aladağ Emler zirve faaliyetine katılmak isteyen binlerce insan arasından seçilen 10 dernek üyesi, 1 misafir ve 1 Süngerbob, toplam 12 kişi bu zorlu faaliyeti tamamlamayı başarmıştır. Şimdi gelin hep beraber bu seçkin kişilikleri daha yakından tanıyalım:
Nezihe kişisi: Derneğin başkanı ve gezinin rehberi. Gurubunu gerilerde bırakıp kendisi hop hop zirvelere çıkıyor. İlerde başkan olmamayı hedefliyor.
Ata kişisi: Derneğin İskit-Saka yöresi sorumlusu. En zor anlarda ortaya çıkardığı meyveli çocuk yoğurtları yükseklik çarpmasından midesi bulananlara çok değerli istifra kaynakları sunuyor. İlerde Kutatgubilig olmayı hedefliyor.
Nesrin kişisi: Saçlarının bir kısmını hani muhabbet (chat) kuşlarının mavi-yeşil arası garip bir rengi vardır ya işte o renge boyuyor, çaktırmadan yüzünün izini kara çıkarıp kendine bıyık çizerek eğleniyor. İlerde çadır içi dekorasyonu yapan bir firma kurup zengin olmayı sonrada işleri gariban çalışanlara emanet edip hep tatil yapmayı hedefliyor.
Devrim kişisi: Fiziksel ve karakteristik özellikleri itibariyle bu topraklardan (Ortadoğu ve Balkanlar) olması biraz güç olan bir kimse. Ne giyerse giysin dizaltıyla ayakkabısının arası açıkta kalıyor. İlerde Sonic Youth’un solisti olmayı hedefliyor.
Özlem kişisi: Tavşan dişlerini 0.3 mm küçülttüğünü fark etmediğimiz için guruba küsen ama bu durum yaklaşık 0.3 milisaniye süren biri. İlerde Konzaliza Rays gibi güçlü bir kadın olmayı hedefliyor.
Birgül kişisi: Daha önce Aladağlarda 4-5 kez zirve yapmış ama Dag’a üye olunca bu kötü alışkanlığı bırakmış biri. İlerde susuz tarım yapılan ilk ve tek ceviz plantasyonunun sahibi olmayı hedefliyor.
Hakan kişisi: Saçlarının atkuyruğu yapılmadan nasıl göründüğünü merak ettiğim motorize şahsiyet. O da benim gibi cevizli sucuk seviyor. Tek farkımız o faaliyetlere bunlardan getiriyor ben onun getirdiklerini yiyorum. İlerde ikitekerden üçtekere geçmeyi hedefliyor.
Nusret kişisi: DAG üyesi olmayan tek insan. Pos bıyıklı olmadığımdan benim Sivaslı olduğuma ikna olması için Pir Sultan’dan türkü okumak zorunda kaldım. İlerde küçük bir Anadolu kasabasında servisin zamanında yapıldığı bir lokanta açmayı hedefliyor.
Funda kişisi: Gaza getirelim, destek olalım derken az daha dayak yiyeceğimiz ters insan. Ama biz biliyoruz derinlerde bir yerlerde süngerbob kadar yumuşak bir kalbi var. İlerde meditasyon ve yoga kursu açmayı hedefliyor.
İbrahim kişisi: Kutsal süngerbob taşıyıcısı. Faaliyette dağ hastalığına yakalandığını rapora yazmasın diye Ural kişisine rüşvet teklif eden süngersever arkadaş. Langırttan ve tavladan çeşitli insanlara toplam 16 bira borcu var. İlerisi için bir şey hedeflemeyen tek kişi.
Ural kişisi: Hayatın anlamsızlığını fark edip 34 yaşından sonra pleysıteyşın a başlayan nadide kişilik. İlerde sokakta yaşayan berduş şarapçılardan biri olmayı hedefliyor.
Süngerbob kişisi: Bizzat kendisi. İlerde kızlar yurdunda banyo süngeri olmayı hedefliyor. Bu kısa tanıtımın ardından gelelim faaliyetimizin ayrıntılarına:
Cuma 21.30: Uyduruk bir Niğde firmasının otobüsü aracılığıyla yaklaşık 10 saat sürecek yolculuğumuz Harem’den başladı. Otobüste mecburen oturduğum oturduğum 54 numaralı koltuk bütün bir otobüs yolculuğu yaşantımın değişmesine neden oldu zira hiç kimsenin tercih etmediği en arka koltuğun bir ön koltukla mesafesi diğerlerine göre neredeyse 10 cm daha fazlaydı ve bu 10 cm, uzun bir yolculuk söz konusuysa 1.90 cm nin üzerindeki bireyler için hayat kurtarıcı bir rol oynayabilirdi. Neyse otobüste yanıma Hakan ve Devrim kişileri düştü. Hakanla cevizli sucuk, F650, kalimero çizgifilmi ve 80 li yılların modası hakkında konuştuk. Devrim de o sırada okuduğu Çekirge adındaki kitaptan bahsetti. Bunun ağustos böceği ve karınca hikayesinin felsefi bir parodisi olduğununa benzer daha anlayamadığım bir sürü şey söyledi (çekirge bu hikayenin neresindeydi hatırlayamadım). Ben de ona Ulysses’in Modern İngiliz Edebiyatındaki yeri ve önemini anlatmak istedim ama bu konu hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Onun yerine “19 haziran-9 temmuz 2006 tarihleri arasında yapılan 19. dünya futbol şampiyonasında sence kupayı kim alır? Bence Brezilya favori. Hele Kaka ele avuca gelmeyen bir futbolcu” diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım. O sırada gözlemlediğim kadarıyla kutsal sünger taşıyıcısı İbrahim; Dostoyevski nin “Yeraltından Notlar”ını, Özlem bilmediğim bir yazarın “Piri Reisin Şifresi” diye bir kitabını, Funda yurdumun güzide dergilerinden “Roll” u okuyordu. Ata da o sırada olduğu kitap 1500 sayfa olduğu için yanına alamadığI için hayıflanıp bizim okuduklarımıza ne şekilde sarkabileceğinin hesabını yapıyordu sevgili okuyucular. Neyse lafı uzatmayayım bir süre sonra zaten kitap okumaya pek hevesli olmayan dimağlar uykuya yenik düştü ve faaliyetimizin ikinci evresine günaydın dedik. Ha pardon neredeyse unutuyordum. Otobüsün hem kaloriferi hem de kliması çalışıyordu ve biz alttan ısınırken üstten soğuğu yiyorduk. Yani siz siz olun Anadolumuzun cennet köşelerinden herhangi birine giderken yanınıza hem kaztüyü montunuzu alın hemde çarçabuk çıkarabileceğiniz kıyafetleri.
Cumartesi 09.15: Çamardı minibüsüyle Bademdere köyüne kadar olan yolculuğumuz boyunca olağanüstü hiçbirşey olmadı. Sadece kendini profesör olarak tanıtan biri muhabbet kurmaya çalıştı gurubun her üyesiyle tek tek ama pek yüz bulamayınca otobüsteki tavukları sevdi. Çantalarımız üst bagajdan uçacak diye biraz telaşlandım ama iki kişilik yere 3 kişi oturduğumuzdan dolayı popomun kenarına denk gelen demirin acısı bu düşüncemin yolculuğun sonuna kadar sürmesini engelledi.
Cumartesi 11.00: Bademdere köyünde bizi abi karşıladı ve Traktörden bozma limuziniyle Sulukpınarı’na kadar çıkardı. Yolda bin atlı çocuklar gibi şendik zira dalınacak kiraz bahçeleri bizi bekliyordu ama nedense benden başka kimse kirazlara dalmadı. Yaptığım davranışın yanlışlığının verdiği vicdan azabını hiç kafaya takmasam da bana yönelen kınayan bakışları birkaç rüşvet kirazla geçiştirmeye çalıştım. Traktör kasasında yolculuk gönüllere ferahlık iç organlara yer değiştirme imkanı verdi.
Cumartesi 14.00: Nihayet zirve yolculuğumuz Suluklupınar mevkiinden başladı. Daha ilk dakikalarda kopmalar ve mızıldanmalar dikkat çekici boyutlardaydı açıkçası. Daha sonra herkes kendine göre bir ritim tutturmayı başardı. Nezihe hiçbirimizi beklemeden fırladı gitti. Hadi onu anladım da Devrim nasıl ona ayak uydurdu işte orası bir muamma sayın dagseverler. Biz de (ben ve birkaç kendini bilmez) arkadan tin tin, bizden arkadakiler de tini mini şeklinde penguen adımlarıyla Nezihelere yetişmeye çalıştık. Öğle yemeği yememiş olmanın verdiği hafiflik işe yaramayınca nefeslenme için verilen 5 dakika molada yarım ekmek arası yaz helvasını lüplettim. Ekmeğin diğer yarısını da iboya verdim. Süngerbob’a da biraz su serptik. Yolda canlı namına birkaç kertenkele ve zirvedaglıdan başka bir şey görmedik. Hepsi bizi görünce korkarak kaçtı. Son metrelerin nasıl tamamlandığı ise anlatılmaz yaşanırdı. Hücrelerinde ne kadar oksijen, fosfor, adenozin tri fosfat, alyuvar ve mitokondri varsa hepsini tüketen sayın katılımcılar aerobik ve anaerobik bütün hesapları alt üst ederek damarlarında dolaşan asil bir şeyler yardımıyla geceyi geçireceğimiz adını tam olarak bir türlü öğrenemediğim (çiyitbuyduran ile çelikdonduran arası bir şey, kimse aynı şekilde söylemiyor ki doğrusu çelikbuyduran mış) ana kampımıza ulaşmayı başardı. Rakım ve nüfus 3200 dü.
Cumartesi 16.30: Yolda gördüğümüz zirvedaglıları pek ciddiye almamıştık ancak ana kampa çıktığımızda yüzlercesiyle karşılaşınca onların göç yolu üzerinde olduğumuzu anladık. Hemen zirvedaglı arkadaşlarla kaynaştık desem yalan olur öyle bir şey olmadı. İşin kötü tarafı ben, ibo ve süngerbob dağ hastalığına yakalandık. Alçak basıncın yarattığı mide bulantısı, baş ağrısı ve algı bozukluğu nedeniyle çadırımızı bile kuramadık. Allahtan Ata (bu iki kelime yan yana biraz garip durdu) imdadımıza yetişip bizim boş bakışlarımız eşliğinde Sefer’den aldığımız cillop gibi çadırı ilk defa kurdu. Biz de hemen içine girip biraz uyuduk. Uyandığımızda benim mide bulantım azalmıştı ama baktım Ata bize yemek yapmaya niyetleniyor sanki çok berbatmışım gibi davranmaya devam ettim. Sağolsun Özlem yemeğin yapılamasını beklememize fırsat vermeden hasta bir erkeğe nasıl davranılması gerektiğini bildiğini göstererek bize ton balıklı makarna getirdi ve gurubun diğer hanımlarına örnek bir davranış sergilemiş oldu. Buradan onlara seslenmek istiyorum: Bir erkeğin sadece ilgi ve sevgiye değil yemeğe de ihtiyacı vardır sayın bayanlar! Neyse içindeki ton balığı oranı makarnadan çok olan yemeğimizin üstüne Atanın bebe yoğurtlarından yiyince normal insanın midesini pazaryerine çevirecek bir öğünü tamamlamış ve tekrar uyuyacak kıvama gelmiş olduk. Atanın Klimanjero maceralarını dinlerken tatlı bir uykunun kollarına kendimizi bıraktık. Çadırımızı her yeri işgal eden zirvedaglılar yüzünden çok eğimli ve yontma taş devrinde balta olarak kullanılan taşlarla kaplı bir alana kurmak zorunda kalmıştık. Hem oramıza buramıza batan taşlardan kaçarken hem de yerin yamukluğundan sabah kalktığımızda 3 kişi çadırın dibinde üst üste bulduk kendimizi. İyileşmiştik.
Pazar 08.00: Birgül ve Nusret’ten yoksun kadromuzla kısa bir kahvaltının ardından (kısaydı çünkü bütün ispirtomuz akşam dökülmüştü ve biz bir şey ısıtamadığımız için odunla kağıt arası bir tadı olan siyah lavaş ekmeğinin arasına bir şeyler dürüp yemek zorunda kaldık) Emler zirveye doğru yola çıktık. Nesrinin yükseklik korkusunu biraz yenebilmesi için yanında yürüdüm ama düşse yardım edebilecek bir durumda değildim çünkü bu işler aniden olur. Tabi o kadar tecrübeli adam varken bana güvenmemesi gerektiğini bilmiyordu. Gene de birinin size güvenmesi güzel bir şey. Neyse yolda gene zirvedaglılar vardı. Zirve yolunda kırmızı polarlarıyla oraya buraya yayılmış halde hemen tanınıyorlardı. Minicik çiçekleri olan bir bitki gördük her rengi vardı. Yapraklarının tadına baktım bişiye benzemiyordu (bakın ayı gibi görünüşümün altında ne kadar sevgi dolu bir yüreğim var Shrek hesaabı).
Pazar 10.00: Sonunda faaliyetimize ismini veren dağın tepesine ulaştık. Aslında tam sonunda değildi çünkü şimdiden hepimizi dönüş telaşı sarmıştı. Rakımlarımız 3740 ı gösteriyordu. Bir şeyler atıştırdık, arkadaşlara hava atmak için birkaç fotoğraf çektirdik, ilerde görünen Erciyes’e doğru “aaaaa.. Everest!” dedik ve yapacak bişey kalmayınca da gizemli bireyler misali konuşmadan manzaraya mal mal baktık. O sırada bizi gören zirvedaglılar “Bakın bakın Dag’lılar” diye birbirlerini dirsekleriyle dürtüp parmaklarını acımasızca bize doğru uzatıyorlardı.
Pazar 10.30: Geri dönüş başladı.
Pazar 12.00: Ana kamptan ayrıldık. Sorunsuz bir yürüyüşün ardından Sulukpınarda bizi karşılayacak abinin yanına varmadan önce, mola verdiğimiz sırada bir Avusturyalı ile karşılaştık. Adam çat pat Türkçe konuşabiliyordu. Ata bu sırada gezinin esprisini patlattı: “Türkçeyi Osmanlılardan mı öğrendiniz yoksa kendi kendinize mi?”. Muhtemelen adam espiriyi anlamadı ama biz dayak yeme ihtimaline karşı hemen olay yerinden uzaklaştık. Şehirdeki hamamın tatlı telaşı bazılarımızın damarlarında dolaşmaya başlamıştı. Ancak bunu sadece Ata başarabilecekti zira diğerleri hamam yerine kebap yemeyi tercih etti. Yemekten sonra çay istedik garson “taze çay henüz çıkmadı” gibi bir cevapla bizi başından atacağını sanıyordu ama yanılmıştı. Hiç çayları olmadığını garsonun söyleyiş tarzından çakan canım gurubum, adamlara sıfırdan çay demletip afiyetle içerek olası bir kazık riskini iki katına çıkarmış oldu (o kadar da risk dersi almıştık halbuki).
Pazar 19.30: Gene aynı uyduruk firmanın otobüsüyle İstanbul’a doğru yola çıktık. Bu güzel faaliyetten geriye yorgun bedenler, yenmemiş sucuklar, ne idüğü belirsiz bir gri lafuma polar bir de Abdi Dedenin kulaklarımıza fısıldadığı şu sözler kaldı: “Böööö”*
* hayat kısa evlat eğlenmeye bak!
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen siteye giriş yapınız ya da kayıt olunuz. |