Köşeleri, pencere çerçeveleri kahverengiye, geri kalan yerleri beyaza boyanmış evler. Kimi eski evlerde ise köşelerle birlikte, tuğla aralarında çaprazlamasına ahşap kullanılmış. Arada tek tip düz binalar olsa da evlerin çoğu Bolu, Beypazarı gibi bu taraflara has yapılardan oluşuyor.
Arife Günbey Şubat 2007 Güdül Kırmır Vadisi Yürüyüşü Köşeleri, pencere çerçeveleri kahverengiye, geri kalan yerleri beyaza boyanmış evler. Kimi eski evlerde ise köşelerle birlikte, tuğla aralarında çaprazlamasına ahşap kullanılmış. Arada tek tip düz binalar olsa da evlerin çoğu Bolu, Beypazarı gibi bu taraflara has yapılardan oluşuyor. Anadolu’nun o küçük yerlerine özgü sakinliğiyle karşıladı bizi Güdül. Pazarın erken saatleri olması nedeniyle ayrı bir sakin ayrı bir sessizdi. Şehrin meydanında, üç beş kişinin olduğu kahvenin önünde indik. Yaşının heybetiyle devasa bir şemsiye misali yanlara yayılmış dallarıyla bodur, kalın çınar ağacının altına birkaç masa daha attı kahveci bizim için. Küçük ve sevimli şehrin sükuneti çaylarımızı yudumlarken bize de geçti. Yaprakların arasından süzülen güneşin sıcaklığını hissederek, içimize yavaş yavaş yayılan huzurun keyfini çıkarabilirdik burada bütün gün. Beğenimizi paylaştığımız Güdül’ün yerlileri de ilgimizi görünce gurur duydukları belli olan ilçeleri hakkında daha fazla bilgi verme gereği duydular. Temiz ve güvenilir bir yerdi. Kapılarını bile kilitleme ihtiyacı hissetmezlerdi. Bir yabancı burada günlerce kalabilir ve kendisine bakılırdı. Ama kötü birisi gelirse bir gün bile barınamazdı. Buranın ya damadı ya da ineği olacaktın. En çok onlara değer verilirdi. “Ya gelinler” diye sorduğumuzda, gülerek “onların işi bitik” cevabını aldık. Akşama kapama ikram etmek için ısrar eden Kemal Bey’in telefon numarasını alıp yemek için ayrıca geleceğimize söz verip ayrıldık. Önce Kırmır Çayı kenarında yükselen volkanik kayalar üzerine oyulmuş mağaraları gezdik. Ardından çayın bir kolu olan Geriç Deresi boyunca, birbirine yaklaşıp uzaklaşan kayaların yükseldiği kanyonda ilerledik. Kanyonun bittiği yerden dökülen şelale günün ödülüydü. Güneşin ışıltılarıyla oynaşan suya, serinlettiği havaya, içimizi ferahlatan sesine doyamadan bu güzelliği derin derin içimize çekip nehre doğru geri yürümeye başladık. Asfalt köprüden geçip nehir boyunca yürürken karşılaştığımız köylülerden biri “eee yürüyün bakalım, çapa yapmıyosunuz tabii” dedi bizi görünce. Selam verip, gülümseyip geçtik yanlarından. Nehir kenarında, geniş bir düzlükte yemek molası için durduk. Söğüt dallarından arada bir kuş cıvıltıları yükseliyordu. Karnımı doyurduktan sonra, herkes ayaklanmadan, güneşi karşıma alıp sıcacık uzandım. Yeşilöze inip oradan minibüse binecektik. Nehrin üstünden dik bir şekilde çıkıp oradan geçtik köye. İnişe geçmeden önce, görüş alanı geniş olan tepeye hızlı bir şekilde tırmandım.Arkadakiler yaklaşırken göğün mavisiyle birleşmiş dağların ve aşağıda kıvrılan nehrin manzarasında kaybolmak için yeterince zamanım vardı. Ağaçlar uzaktan tül izlenimi veriyor ve nehirle birlikte öbek öbek kıvrılıyordu. Bol ödüllü bir gündü bugün. Bu güzelliği de içime çektim derin derin. Yeşilözün eteklerine yaklaşırken ince koyun sesleri gelmeye başladı. Biraz daha yürüyünce, köşedeki evin ağılında yavrularını bekleyen koyunların çığlık çığlığa melemesi bütün vadiyi doldurdu. Yamaçlara, tepelere, ağaçlara, çalılara, tüm köye bulaşan ve yükselip göğün mavisine karışan ses. “Dur” dedim İlhan’a. Kendimizden geçmiş vaziyette her an gerçekleşecek kavuşmayı beklemeye koyulduk. Tiz kuzu melemelerinin de duyulmasının ardından bıçak gibi kesildi ses. Bir şölendi izlediğimiz, tam bir şölen. “Annelerini nasıl bulacaklar” dedi İlhan. “Bulurlar onlar” dedim. Nasıl bulduklarını bilmiyordum. Ama kokusundan, sesinden, kanından veya canından bir şekilde bulduklarını biliyordum. Daha önce de büyülenerek izlemiştim aynı kavuşmayı. Başka, ücra bir dağ köyü Esendoruk’ta. Tam bir virane görünümünde olan köye geldiğimizde muhtar “size köyü gezdireyim” demişti. Şaşkınlıkla ve “gezilecek ne olabilir ki bu harabe haline gelmiş köyde” diyen gözlerle bakışmıştık. Muhtar öne düşüp yukarılara doğru bizi yönlendirdi. Bir taraftan anlatıyordu. Kendisi ve ailesi yaşıyordu köyde sadece. Bir de Erzincan’da oturup arasıra gelip giden bir aile vardı. Bir çok aile İstanbul’a göç etmişti. Ama son yıllarda kimi evler elden geçirilmiş ve bir kaç yeni ev de yapılıyordu. Uzakta oturan aileler yazları gelmeye başlamışlar. Köyün bitiminde, birkaç yüz metre aşağıda kıvrılarak giden nehir ve karşı yamaçta turuncu, sarı ve yeşilin rengarenk sonbahar cazibesi karşılamıştı bizi. Gönlümüzü olduğu kadar zihnimizi de renklendiren bu manzarayı izlemeye doyamamış ama hava kararmaya başladığı için de çok oyalanmadan ayrılmak zorunda kalmıştık. İstemeye istemeye nehri ve bütün renkleri orada öylece bizsiz bırakıp köyün içine yöneldik. Köy meydanı denebilecek alanın bir kenarında toplanmış koyunlar kapısı açılmış ağılda serbest kalan kuzuları görür görmez koşmaya başladılar. Melemeleri gene heyecanlı ve sabırsızdı. Yavrular ne yapacağını bilmez şekilde etrafa bakınırken annelerini görünce kuyruklarını sallıyor, etraflarında telaşla dönüyor ve annelerinin memelerine sarılıyorlardı. Bu gizemli şölenin, büyülü kavuşmanın etkisi gönlümüzü doldurmuş ve hafiflemiştik sanki. Konuşamamıştık bir süre. Yeşilöz’de de bir çay içimlik vaktimiz olmuştu kahvede. Ne kadar temiz ve güzel bir köy olduğunu söyledik kahvedeki köylülere. Gururla ışldadı bakışları. Bağcılık, bahçecilik yaygınmış burada. Engebeli arazi olduğu için ve tarım arazisi yeterli olmadığı için okuma oranı çok yüksekmiş köyde. Hatta Türkiye’ye interneti ilk getiren kişi bu köydenmiş. Köyde oturanların da genelde dışarıyla bağlantısı varmış, bir çok ailenin Ankara’da da evi varmış. Teşekkür edip, selamlaşıp bindik bizi bütün gün bekleyen Aykut’un minibüsüne. Gönlüme doldurduğum huzur, sükunet, güzellik ve mutluluğun bana tek bedeli olan yorgunlukla gözlerimi kapadım. Muhteşemdi bugün... |